Kaos teorisi evrenin genel işleyişine dair açıklamaları barındıran bir teoridir. Burada bahsi geçen "Kaos Teorisi", bilinen kaos teorisi ile aynı olmayıp frekans ve çiftler teorisini içinde barındıran daha açıklayıcı ve kapsayıcı bir evren teorisidir. Bu teorinin içeriği canlıların yaşayışına da uygulanabilir ve yaşamı anlamamızda bize yardım eder. Burada kaosun anlamı doğru anlaşılmalıdır. Kaos sadece rastgele davranış biçimlerini temsil etmemektedir. Bu teoride kaos evrendeki her parçacığın makro ve mikro boyutta çift halinde olma isteği ile düzensiz (veya rastgele) davranışların bu istek ile etkileşiminin oluşturduğu bütünü temsil etmektedir. Burada bahsi geçen düzensiz davranışlar kendi kendisine düzenli gözükürken dış bir duruma göre rastgelelik taşıyabilir. Mesela yolda karşıdan karşıya geçen bir kişiye araba çarptığında hem araba hem yaya kendilerine göre bir düzen içinde ilerlemektedirler ancak olay gerçekleştiğinde iki taraf da karşı tarafı aniden oluşan bir rastgele olgu olarak algılar. Evrenin kaos hali aslında içiçe barınan döngülerden ibarettir. Döngünün sebebi ise çiftini bulmaya ve düzen(ya da bütün) haline gelmeye çalışan davranış biçimleri ile bunları etkileyen diğer davranışların, sürekli olarak birbirlerini yıkmaları ve döngünün yeniden başlamasıdır. Evrenin nasıl işlediğini bilmek onun nasıl başladığını bilmek anlamına gelmiyor. Şu anki bilgilerimizle buna cevap verecek durumda değiliz ancak yüksek bir ihtimal ile başlangıcı ve sonu olmayan bir döngüdür evren. Belki de milyonlarca defa başladı ve bir o kadar da yok oldu, buna cevap veremiyoruz. Tabii burada bilinmezliğe ve mistizme dayalı açıklamaları göz ardı etmek durumundayız. Her ne sebeple veya nasıl olursa olsun bir gerçek var ki o da evren dediğimiz bir döngünün içinde olduğumuzdur. Hayatımızı kolaylaştırmak için, aynen genlerimizin istediği gibi, etrafımızdaki algılara çeşitli madde isimleri vererek gruplandırma yoluna gittik evrimimiz boyunca. Su istediğimizde suyu kastedebilmek için, hayatta kalmak adına etrafımızdakileri sınıflandırmak önemli idi. Ancak bu beraberinde bir problem getirdi. Madde ve enerji olarak ikiye ayırdık evreni. Aslında tüm fizikçilerin özellikle de kuantum ile ilgilenenlerin bildiği üzere tüm maddeler bir şekilde algıladığımız, enerji yapılarıdır. Her canlının algılama biçimi ise farklıdır. Mesela bizim duyamadığımız bazı yüksek ses frekanslarını köpek duyabilmektedirler. Bu da bizim için anlam ifade etmeyen bir verinin başka bir canlı için algı oluşturması demektir. Görünen ışık üzerine konuşacak olursak, bu ışık elektromanyetik dalgalardan bizim gözümüzün algılayabildiği kısmı oluşturur. Ancak etrafımızdaki yansıyan veya yayılan elektromanyetik dalgalar, sadece bu görünen ışıktan ibaret değildir. Eğer gözümüz diğer dalga boylarına göre evrilmiş olsaydı dünya çok farklı bir yer olurdu, muhtemelen de yaşanılmaz olurdu bunu sonra açıklayacağım. Bir örnek ile bu konuyu daha iyi anlamaya çalışalım. Mesela tuğladan bir duvar düşünün, bir tarafından bakıyorsunuz. Tuğladaki kilin yapısında çeşitli maddeler vardır bu maddeler ise bildiğiniz üzere moleküllerden ve daha da alt seviyeye indiğimizde atomlardan oluşur. Atomun kabul edilen yapısında bir çekirdek ve çekirdek etrafında dolanan bir elektron bulutu vardır. Elektronlar hızlarından dolayı bulutsu bir görünüm gösterir. Şimdi asıl mühim noktaya gelmiş bulunuyoruz . Çekirdeğe en yakın elektron ile çekirdeğin arasında ne kadar bir boşluk var? Kolaylaştırmak için hidrojen atomunu inceleyelim. Bir hidrojen atomu 1 milimetrenin yaklaşık 10 milyonda biri kadardır. Protonu ise bundan binlerce kat daha ufaktır, elektronu ise protondan binlerce kat ufaktır. Biraz hesap yapıp oranlayınca yaklaşık olarak bir futbol sahasının etrafında gezinen elektronlar ve ortada domates çekirdeği kadar atom çekirdeği yapısı olması gerekir. Kısacası atomun hacminin %99 undan fazlası boşluktur. Kendinizi ve etrafındakilerinizi sıkı katı maddeler sanıyorsanız tekrar düşünmelisiniz. Her şey atomlardan oluşur ve atomların %99 undan fazlasının boş olması demek etrafımızda gördüğümüz her şeyin % 99 undan fazlasının boş olması demektir. Aslında bir hayalet dünyasında yaşıyoruz! Hayaletleri aramaya gerek yok kendimiziz, aynaya bakmamız yeterli, yoksa değilmi? Ne yazıkki etrafımızdakileri sünger gibi ve şeffaf bir halde göremiyoruz, neden? Şimdi baştaki örneğimize dönelim, duvarın eksik tuğlaları olsun, ışık rahatça aralarından geçer ve böylece arkasını görebiliriz duvarın. Ancak tuğlalar ışığa geçit vermez, en azından görebildiğimiz ışığa. Görebildiğimiz ışık belli bir salınıma veya frekansa sahiptir bu hereketinden dolayı her deliğe girip çıkamaz, giremediği yerden yansır. Elektron ve çekirdek arasındaki boşluk ise görünen ışığın dalga boyundan ufak olduğundan araya giremeden geri yansır ve biz gerçekliği görmekten mahrum kalırız. Dar bir kapıdan geçmeye çalışan sağa sola salınan bir sarhoş düşünün, bir türlü geçemez kapıdan, ışık da bu aralıktan bu salınım yüzünden geçemez. Artık etrafınıza daha farklı bakmaya başladığınızı umuyorum. Sevgilinizin delikli bir sünger olduğunu düşünmek ne kadar hoş olur bilemiyorum ancak doğanın bunu sevmediği belli ki öyle görmemize izin vermiyor. Daha önce bahsettiğim üzere doğada herşeyin arkasını görebilme yeteneğimiz eğer bir zamanlar evrimleşmiş ise de bu desteklenmemiştir. Çünkü rekabet kavramı ortadan kalkar, her canlı birbirini görebilir, avcılar aç kalabilir ya da tüm avlar yok olabilir. Şimdi şöyle düşünelim gelişen teknoloji ile aslında biz bu duruma yaklaşıyoruz tüm dünyayı kontrol etme gibi bir duruma doğru ilerliyoruz, bu da kendi sonumuzu hazırlamamız anlamına geliyor. Doğa niçin böyle bir şeyi desteklesin. Belki de evrimde bir hatayız ya da gerçekten Sümerlilerin bahsettiği gibi yapay olarak üretilmişiz. Bu farklı bir tartışma konusu. Etrafımızı algılamak konusuna devam edelim. Bilindiği üzere tek algı organımız göz değil,  5 tane kabul edilen duyumuz var. Bunlar duyma, koklama, tat alma, dokunma ve görme. Ancak en mühimi, yani alıcı olan beyin biraz göz ardı edilmiş. Beyinin antenleri bu 5 duyu organıdır ancak bunların dışında beyin kendisi de bir duyu organıdır. Hem de bu duyuların ulaşamadığı frekanslarda çalışabilir. İşte beynin bu yeteneği bize duvarın arkasında olup bitenleri gözlerimizle görmeden, burnumuzla koklamadan, kulaklarımızla duymadan bize ulaştırır. Nasıl mı? Tabiki frekanslar vasıtası ile. Alıcı ile verici arasındaki bilgi alış verişi, vericiden gelen frekansın alıcı tarafından yakalanabilmesi ile gerçekleşir. 6. his denilen durum esasında beynin etrafındaki olayların frekanslarını algılamasıdır. Hatta beyin bu frekansları algılayarak bunları anlık olarak değerlendirebilir ve çıkardığı sonuç hemen sonra gerçek olabilir, dejavu dediğimiz olay bundan ibarettir.